AnasayfaHaber

Kadınlar ve LGBTQI+ vs. Erdoğan

Kadınlar ve LGBTQI+ vs. Erdoğan

AKP hükümeti tarafından yürütülen ve feministleri ve LGBTQI+ hak savunucularını marjinalleştiren, onların varlıklarını ve hatt

Bağımsız Lubunyalar’dan çağrı: “Bizi yalnız bırakmayın”
Boğaziçi Üniversitesi’nde akademisyenlerin nöbeti 58. gününde
Uluslararası kadın ve LGBTİ+ örgütleri İstanbul Sözleşmesi için güçlerini birleştirdi

AKP hükümeti tarafından yürütülen ve feministleri ve LGBTQI+ hak savunucularını marjinalleştiren, onların varlıklarını ve hatta gökkuşağı bayrağının renklerini bile suç unsuru ilan etmeye çalışan sistematik bir kampanya var. Bu kampanyayla birlikte Sözleşme’yi ve Türkiye’deki kadın hareketini itibarsızlaştırma girişimleri her geçen gün daha da saçma bir hal alıyor

Yaklaşık üç hafta önce Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini birkaç satırlık bir belgeyi imzalayarak dünyaya duyurdu. Peki bu mesele Türkiye’de yaşayan kadın ve LGBTQI+’lar için neden hayati önemde? Pek çoğumuz bu sorunun cevabını bilsek de meseleyi gündemde tutmakta ve farklı açılardan tartışmakta fayda var.

Sözleşme, imzacı devletleri, aile içi şiddetin ve kadına yönelik şiddetin önlenmesi için etkili tedbirler almaya ve şiddetin failleri hakkında etkili bir kovuşturma yürütmeye mecbur ediyor. Ama neden, diye kendimize soruyoruz, neden hükümet bu Sözleşme’den rahatsız oluyor? Daha da çarpıcı olan, Sözleşme’nin 2011 yılında aynı AKP iktidarında İstanbul’da imzalanmış olması. O zamanlar Türkiye’nin bu konuda Avrupalı devletlere nasıl önderlik ettiğiyle övünen dönemin başbakanı Erdoğan ve hükümeti, şimdilerde Sözleşme’nin Türk aile yapısını bozduğunu ve dolayısıyla ilga edilmesi gerektiğini iddia ediyorlar.

Peki buradaki asıl sorun nedir? 2019 yılına kadar Türkiye’de hiç kimse Sözleşme’nin varlığından şikayetçi değildi, çoğunluksa Sözleşme’nin maddelerini ve ayrıntılarını bile tam olarak bilmiyordu. Sözleşme’den kamusal alanlarda defaatle bahseden tek grup ülkedeki kadın hareketiydi ve onların endişesi de hükümetin Sözleşme’nin gerekliliklerini verimli bir şekilde yerine getirme konusundaki isteksizliğiydi.

Hükümet yetkilileri ve AKP yanlısı köşe yazarları 2019’da birden bire Sözleşme hakkında negatif şeyler söylemeye başladılar. Buna paralel olarak, COVID-19 ve diğer bazı hastalıkların LGBT’lerin sapkın ve sağlıksız yaşam tarzları sebebiyle yayıldığı gibi çılgın iddialar da dahil olmak üzere, feministlere ve LGBTQI+’lara saldırmak için her fırsatı kullandılar. O zamandan beri, AKP hükümeti tarafından yürütülen ve feministleri ve LGBTQI+ hak savunucularını marjinalleştiren, onların varlıklarını ve hatta gökkuşağı bayrağının renklerini bile suç unsuru ilan etmeye çalışan sistematik bir kampanya var.

Bu kampanyayla birlikte Sözleşme’yi ve Türkiye’deki kadın hareketini itibarsızlaştırma girişimleri her geçen gün daha da saçma bir hal alıyor. Bu çabaların en absürt örneklerinden biri geçen yıl kadın bir AKP milletvekilinin “AKP’den önce kadının adı yoktu” demesiydi. Elbette biz Türkiye halkı olarak bu hükümetin son yıllarda yaşanan ekonomik çöküş nedeniyle kaybettiği bazı seçmenleri geri kazanmak için insanları manipüle etme yöntemlerine ve garipliklerine alışkınız. Yine de kadın bir vekilden bu sözleri duymak bana histerik bir kahkaha attırmadı desem yalan olur.

AKP hükümeti ve trollerinin Twitter üzerinden düzenlediği ağır kampanyaya ve topyekün saldırılara rağmen Türkiye’deki kadın hareketinin ve LGBTQI+’ların gözleri korkmuş ve cesaretleri kırılmış değil. Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nin eşcinselliği teşvik ettiği, İslami kurallara aykırı olduğu, aileleri yok ettiği, boşanmalara yol açtığı ve toplumun büyük çoğunluğunun Sözleşme’nin feshini istediği gibi akıl dışı fantezileri ve iddiaları kabul etmiyorlar. Aksine çoğu insan Sözleşme’nin kaldırılmasını değil, etkin bir şekilde uygulanmasını istiyor. Kadınlar ve LGBTQI+’lar kısa elbiseler giydikleri için, gece geç saatlerde dışarı çıktıkları için, ya da boşanmak istedikleri için sokaklarda öldürülmek istemiyorlar… Kadın cinayet oranları ülkemizde zaten inanılmaz derecede yüksek: sadece 2020’de 300 kadın öldürüldü ve 171 “şüpheli” kadın ölümü gerçekleşti. Sözleşme’den çekilme duyurusundan sadece iki gün sonra, Türkiye’de altı kadın öldürüldü. Bu olaylar hükümetin Sözleşme karşıtı propagandasının şiddete meyilli erkekleri cesaretlendirmesinin ve şiddet olaylarında cezasızlığı önleme konusundaki isteksizliğin hepten aşikar hale gelmesi olarak yorumlanabilir.

Bu şeytanlaştırma politikasına rağmen inandığım şey şu ki hükümetin sorunu Sözleşme’nin kendisi değil. Hükümet Türkiye’de kadın hareketinin ve LGBTQI+’ların artan görünürlüğünü kendi gücüne karşı hayati bir tehdit olarak görüyor. Bu tehdit, hükümetin halkın temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı ve popülaritesini her zamankinden daha hızlı yitirdiği bugünlerde onlar için daha da tehlikeli hale geldi. Kadınlar ve LGBTQI+’lar kadın cinayetlerini durdurmak ve polis ve adalet sisteminin mağdurlar yerine şiddetin faillerini korumasını engellemek istiyorlar, bunun için de yeteri kadar cesurlar. Hükümet ise, kadınlar ve LGBTQI+’lar ülkede ne kadar özgürce ve güvenli bir şekilde yaşarlarsa, bunun muhafazakar politikalarına o kadar daha güçlü bir muhalefet anlamına geleceğine ve böylece bir kısım seçmenini kaybedeceğine inanıyor.

Kadınlar için bir korku ve güvensizlik ortamı yaratmak, AKP iktidarının muhalefet üzerindeki nüfuzunu ve kontrolünü güçlendirmesine de yardımcı oluyor. Hükümet, muhafazakar ve Müslüman toplum idealini her fırsatta yücelterek, onun bir parçası olmak istemeyen herkesi ötekileştiriyor. Böylelikle daha uzun yıllar iktidarda kalmayı ve ülkenin kaynaklarından yararlanmayı hedefliyor.

Sonuç olarak, Türkiye’de hükümet ile kadınlar arasında bir kavgadır sürüyor. Siyasal İslamcıların kadınları her alanda ezmek istemeleri ve toplumdaki LGBTQI+’ların varlığına ve görünürlüğüne dayanamamaları yeni bir şey değil. Ancak AKP hükümetinin yıllar önce imzaladığı Sözleşme’den bugün çıkmak istemesi, onun asıl motivasyonunun hiçbir zaman kadınları korumak ve özgür ve adil bir toplum yaratmak olmadığını açıkça gösteriyor. Hükümet kadınları ve LGBTQI+’ları zincirin en zayıf halkası olarak görüyor ve onları kolayca sessizliğe ve umutsuzluğa hapsedebileceklerini düşünüyor. Ancak özgür ve adil bir topluma ulaşma ümidiyle yaşayan Türkiye halklarını birazcık tanıyorsam şunu rahatça söyleyebilirim ki: biz bitti demeden bu dava bitmez!

YORUMLAR

WORDPRESS: 0